
Zihnindeki iç sesle başlayan bir dünyanın sadece bununla sınırlı kaldığını anladığım işte "o an" sadece iç seslerle baş başa bir dünya evet, o kadar karanlık, umutsuz ve çaresizlikle dolu…
Demek ki iç sesler dış sesler olmadan aslında çok güçlüler ve zihnimizi çok güçsüz bırakıyorlar. Bir bebek misali.
Demek ki dış sesler iç sesleri organize etmek için aslında iyi ya da kötü çok etkililer. Dolayısıyla çevremizin onları bir şekilde şekillendirmiş olmasına hiç şaşmamalı.
Hele de bir de seslerin böyle savunmasız, çaresiz bir bebek durumundayken dışarıdan duyulan ilk seslerle, hatta tonlarıyla, hatta vurgularıyla eşleşecek kadar aynı olmasına da hiç şaşırmıyorum.
Bay Boby, bir Narsist olarak görüntüyü, diğerleri tarafından nasıl göründüğünü bu denli önemseyen halden bir adama kendini hiç ifade edemediği bir görüntüye sıkıştırılması… Ne kadar büyük bir acı bu, elindeki tüm oyuncakları alınmış bir çocuk gibi, sanki izleyicisi olmayan bir sahnede kilitli kalmış gibi…
İlk sözcüğünü “ben” olarak seçmiş olmama rağmen artık bu koronun içi boş. Kusurluluk ile savaşmak için bu denli parlamaya önem veren birinden, kusurluluğun vadisindeki en dibindeki noktada, aynada kendini ilk gördüğü anda, kendini bulamamam ve haksızlık diye düşünebilmem. Bundan daha kötüsü olabilir miydi?
Boby için kontrolü sağlayamamak demek kaybetmek demekti bu yaşam savaşını. Bu savaş için yolu yeniden başlatmak neredeyse imkansız duruyor (Jon Dominic). Ve o insanlara hükmediş, onca işi organize eden bu zihin, öylesine durmuyorken şimdi neredeyse aynı hızda devam etmesine rağmen asla bir yankısı olmayacak, sadece kendi duvarlarına çarpacak. Ve kaçınılmaz istek ölmek. Bu yol çıkmaz sokak…
Karanlık bir zindanda yapayalnız gülmek, yapayalnız ağlamak gibi. Herşeyi duyduğu halde asla o zindan dışında tepki verememek. Hiçbir şey paylaşıma açık değilken o zindanı da istemek ne kadar anlaşılabilir. Ayaklarının altından giden zemin, bütün yapılabilirlikler, bütün yaşanabilirlikler, hissedilebilirlikler…
Dİl terapistinin kendini fedası ve beklentisi karşısındaki isteksizliğe karşı öfkelenmesi, tekrar pişmanlık, tekrar öfkeyle giden o döngüsü.
Kendini feda karşısında Boby’nin verdiği o karşılık işte sevmeyi böyle öğrenmiş biri için o mutluluk anı ve kendini adayışı için bir şema kimyası. Boby için bir “ebeveyn.” Hiç başarılı olamamış Boby.
Hayal gücü ve hafıza evet, iç sesler gibi aynı duvarlara çarparak çoğalıyorlar, yankılanıyorlar. Yeni renkler oluşturuyorlar. Ve bu ışık işte zindandaki tek tutum. O bunu dalgıç kıyafetine benzetiyor. Evet bazen insanların maalesef onları bulmak için çok ciddi bir acıyla ihtiyacı vardır, bilemiyoruz, göremiyoruz.
Belli ki Boby’nin babasına benzeyen kadınlara düşkün yanı, bir başka kendini feda kucağını, Celine’i görmemiş gibi. Belki de o zamanlar yani sağlıklı zamanlarında kendini fedadan tetiklenen bir şema kimyası yaratmıyormuş. Ama babasının onayını almak için çabasını görmezden gelmek mümkün değil.
Nasıl da kırılganlık açığa çıkıyor ama zihnimde sadece, kusurluluğun ve duygusal yoksunluğun çıplak hali. Görün beni, duyun beni, sevin beni… Bak ben buradayım.
Nasıl da geliyor bu pişmanlık acısı, hareketin kıymetini bilen, özgürlüğü gerçek haliyle bilen bu ruh.
Bir yandan aşkın tadından yenmez o hali, “o kadın”. O kadın diyorum çünkü bunu veren, hak gören taraftayım belli ki. Josephine’de bir borderline kokusu alıyorum.
Sen benim kelebeğimsin! Benim için. - Ines.
Ve o büyük an, Celine’in böylesine fedakarlık yaparken diğer aşka şahit olduğu o an, her şeye rağmen yanında olan Celine ve emekleri bir yandan da terk edilmeyle tehdit eden o çoklu ilişkinin, Boby’yi olduğu gibi, bulunduğu gibi kabul edemeyen, etmek istemeyen Josephine’e karşı tutkusu… Bu tutkuu çeviren Celine’in dudakları, gözlerinden akan o yaşlar, bir damlasında boyun eğicilik… Her bir damlayla akıp giden sevgi, aşk, güven… Hayal kırıklığı, üzüntü… Yine de bunları duyan o kulaklar, gözlerle hala orada kalan Celine…
“Blog yazıları bilgilendirme amaçlıdır. Tıbbi tavsiye veya tedavi yöntemi olarak değerlendirilmemelidir.”